Hz Mevlana.Net (Hz Mevlana, Mevlana, Rumi, Şeb-i Aruz)

İçeriğe git

Ana Menü

TASAVVUF

TASAVVUFUN TÂRİFİ VE KAYNAĞI

  Tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği konusunda olduğu gibi, tasavvufun târifi konusunda da belli bir görüş birliği sağlanamamıştır. Tasavvuf, nazarî ve aklî bir ilim olmadığı, aksine tecrübî bir ilim olduğu için târifleri de pek çoktur. Çünkü her mutasavvıf tasavvufu yaşadığı mânevî tecrübelere ve bulunduğu makamlara göre tanımlamaktadır. Bu târiflerin sayısını bine kadar çıkaranlar, hattâ "mutasavvıfların sayısıncadır" diyenler vardır. İngiliz Müsteşrik Nickolson, Kuşeyrî Risâlesi ile Attâr'ın Tezkiretü'l-evliyâ'sı ve Câmî'nin Nefehâtü'l-üns'ünde geçen yetmiş sekiz târifi kronolojik sırayla bir araya getirmiştir.1 Tasavvufu ayrı ifâde ve lâfızlarla ele alan bu târifleri on grupta toplamak mümkündür. Biz bu bölümde târifleri on maddede gruplandırdıktan sonra bunların Kur'ân ve sünnetten mesnetlerini göstermeye çalışacağız. Önce tasavvuf târiflerini sıralayalım:

  1. Tasavvuf zühddür,
  2. Tasavvuf güzel ahlâktır,
  3. Tasavvuf tasfiye; Yâni kalb temizliğidir,
  4. Tasavvuf tezkiye; Yâni nefs ile mücâhededir,
  5. Tasavvuf istikâmet; yâni kitap ve sünnete sarılmaktır,
  6. Tasavvuf Allâh'a tam teslîmiyet ve rabbânîliktir,
  7. Tasavvuf Hakk'a vuslattır (ihsân),
  8. Tasavvuf İslâm'ın rûh hayâtıdır,
  9. Tasavvuf bir bâtın ilmidir,
  10. Tasavvuf havassa âit ledün ilmidir.

  Tasavvuf ve sûfî kelimeleri, her ne kadar kitap ve sünnette lafız olarak geçmese de mutasavvıfların tasavvufu târif ederken kullandıkları ifâdeler ile tasavvuf kavramlarının ekserîsi, Kur'ân ve sünnet kaynaklıdır. Bu yüzden tasavvuf târiflerinin Kur'ân ve sünnetten mesnedinin gösterilmesi, tasavvufun kaynağını da ortaya koyacaktır.
  
  l. Tasavvuf zühddür:
  Zühd dünyâya karşı tavır koymaktır. Mâsivâdan yüz çevirip Allâh'a yönelmektir. Tasavvufun Allâh sevgisine engel olan dünyâ alâkasını kalbden çıkarıp, gönlü Allâh'a yöneltme özelliğine dikkat çeken bâzı mutasavvıflar, onu zühd olarak görmüşlerdir. Tasavvufî telâkkînin zühd olarak ortaya çıkışı nazar-ı îtibâra alındığında bu görüşün yanlış olmadığı anlaşılır. Kronolojik esasa göre ilk tasavvuf târifi yapan Ma'ruf Kerhî'nin (0.200/815) tanımı da zühd anlayışına uygundur: "Tasavvuf hakîkatleri almak, insanların elindekinden ümid kesmektir."
  Zühd, tasavvufun gerçekleştirmeyi amaçladığı rûhî olgunluğa götüren bir vâsıtadır, bizzat gâye değildir. Bu yüzden tasavvufu sadece zühd diye târif, eksik olur. Kur'ân'da zühd kelimesi bir yerde ve ism-i fâil vezninde geçmektedir. "Zâten onlar Yûsuf hakkında zâhid idiler, O'na değer vermezlerdi."2 Kur'ân'da, dünyâdan kesilip tam anlamıyla Allâh'a yönelme mânâsında "Tebettül" kelimesi kullanılmıştır. "Her şeyden kesilerek tam anlamıyla Allâh'a yönel."3 Kur'ân'da pek çok âyet-i kerîmede dünyâ hayâtının geçiciliği ve çekiciliği anlatılmış4 ; insanları kandırmaması istenmiş5 ; önemsizliği ve âhiretin daha önemli ve hayırlı oluşuna dikkat çekilmiş;6 dünyâ hayâtının asla âhiret hayâtına tercîh edilmemesi emredilmiş;7 dünyâ hayâtına karşılık âhiret hayâtının verilmesinin ağır bir azâbı gerektireceği bildirilmiş;8 mal ve evlât dünyâ hayâtı, iyi ameller ise âhiret hayâtı olarak değerlendirilmiştir.9
  Âyetlerde genellikle dünyâ hayâtı ve ona meylin yerilerek âhiret hayâtının öğülmesinin sebebi, insanda fıtrî olan dünyâ sevgisini frenlemek ve kulluk şuurunun kaybolmamasını sağlamaktır. Hz. Peygamberin hadîslerinde de zühd öğülmüş ve zühdün en güzel örnekleri kendi hayâtlarında görülmüştür. Nitekim bir hadîs-i şerîf var ki, tasavvufî anlamdaki "zühd" kavramını özetlemiş gibidir. Bir sahâbî gelip Hz. Peygamber (s.a.s.)'e sorar:
  "- Yâ Rasûlallâh, bana öyle bir amel göster ki, onu işlediğim zaman beni hem Hakk, hem de halk sevsin." Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurur:
  "Dünyâya karşı zâhid ol ki Allâh tarafından sevilesin. İnsanların ellerindekilere karşı zâhid ol ki, onlar tarafından sevilesin."10
  Hz. Peygamber'in bundan başka dünyâ hayâtına değer vermemeyi öğütleyen pek çok hadîsleri vardır. Bunlardan bâzıları şöyledir:
  "Altına, gümüşe, kumaşa ve abaya kul olanlar helak oldu. Böyleleri kendilerine bir şey verilince râzı olurlar, verilmeyince kızarlar."11
  Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün elini İbn Ömer (r.a.)'in omzuna koyarak: "Dünyâda ya garip bir insan gibi, ya da yolcu gibi ol!" buyurur.12
Bir başka hadîslerinde "dünyânın mü'minin zindanı, kâfirin cenneti" olduğunu haber vermişlerdir.13
  Abdullah b. Amr diyor ki: Allâh Rasûlü bir gün bize uğramıştı. Biz de oturduğumuz kulübeyi tamirle meşguldük. Bize "ne yaptığımızı" sordu. Biz de "yıkılmak üzere olan evimizi onarıyoruz." dedik. Bize: "Eceliniz daha yakın." buyurdu.14
  "Uhud dağı kadar altınım olsa borcumu ödemek için alacağım miktar müstesna, kalan kısmının üzerinden üç gün geçmeden elimden çıkmasını arzu ederdim." 15
İbn Mes'ûd'un haber verdiğine göre Rasûl-i Ekrem bir gün hasırın üzerinde uyumuş ve hasır mübarek vücûdunda izler bırakmıştı. Bunun üzerine: "Hasırla aranıza bir şeyler serseydik " diyen sahâbîlere: "Benim dünyâ ile ne işim var? Ben, dünyâda yolculuğu sırasında bir ağaç altında gölgelenen, sonra da oradan geçip giden bir yolcu gibiyim."16 buyurmuştu.
  Hz. Peygamber (s.a.s.)'in evinde günlerce ateş yanmaz, bir çorba bile pişmezdi. Üç günden fazla üst üste karnını doyurduğu olmazdı. Yiyecek bir şey bulursa yer, değilse oruca niyet ederdi. Bazen açlıktan karnına taş bağladığı bile olurdu. Nitekim Hz. Ömer: "Ben, Rasûlullâh'ın bütün bir gün açlıktan kıvrandığını ve karnını doyurmak için âdî bir hurma bile bulamadığını gördüm."17 derdi.
  Allâh Rasûlü vefât ettiği zaman, arkasında ne altın, ne gümüş, ne de câriye bırakmıştı. Sâdece binmekte olduğu beyaz bir katırla, silâhı, bir de yolcular için vakfettiği bir arazisi kalmıştı. Hattâ vefâtı sırasında bir vesk arpa karşılığı zırhı bir yahûdîde rehindi.18
  Allâh Rasûlü, ömrü boyunca zâhidâne bir hayât yaşadı. Yünlü, pamuklu, yamalı, yamasız, ne bulduysa onu giydi. Ne bulduysa onu yedi. Pabuçlarını, elbiselerini kendisi yamadı. Merkebe bindi, koyun ve keçilerini bizzat sağdı. Zengin-fakir herkesle el sıkışıp görüştü. Kilim üzerinde uyudu. Zevcesi Hafsa vâlidemiz anlatıyor: "Bir kilimi ikiye katlar da ona yatak yapardık. Bir defasında dörde katlamıştık da gece namaza kalkamamış ve "altına ne serildiğini" sorarak her zamanki serginin serilmesini taleb etmiş, istirahatı ile fazla meşgul olunmasından hoşnud olmamıştı.19


TASAVVUFUN ANAHTAR TERİMLERİ

 Günümüzde İslami bilimler dünyası ile gündelik hayat arasındaki bağların kopması neticesinde Tasavvuf deyimleri olarak adlandırabileceğimiz zikir, vird, âdâb , takvâ, verâ, zühd, ihlâs, mârifet, ilim, yakîn, maiyyet, seyr, kurb, cezbe, vecd, mevâcîd, havâtır, ahvâl, tasarruf, teveccüh, himmet, cem'iyyet, huzûr, hilâfet, mahbûbiyyet, ferdiyyet ve benzeri tasavvufî terimler izaha muhtaç duruma düşmüştür.Tasavvufi literatürde , mutasavvıf,sufi, mürşid, mürîd,şeyh, velî, evliyâ gibi yaygın bilinen terimler yanında kimi şahıslar hakkında, âbid, ârif, âşık, zâhid, , muttakî, ümmî, derviş, erbâb-ı dil, erbâb-ı kulûb, ricalullah, ehlullah, ebdâl , büdelâ, evtâd, kutub, aktâb, gavs, havass, nücebâ, murâd, muhlis, muhlas, mukarreb, müceddid, mükemmil, ricâl-i gayb, üveysî, pîr, üstâd... gibi bugün karmaşık görünen bâzı tâbirler de kullanılmaktadır.Bunlardan başka, muhtelif olağanüstü hâllere verilen isimler ve mânâları da tasavvuf hakkında ön bilgisi olmayanlar için anlaşılmaz gelebilmektedir.Bu sayfalarda tasavvufun anlaşılmasını kolaylaştıracak bu terminoloji izah edilmeğe çalışılmıştır.

  MUTASAVVIF :
Gafletten uzak olarak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allah'dan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu Hakk'ın zikri ile süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibine mutasavvıf denilir.
  Abdülhak-ı Dehlevî : "Mutasavvıfların hepsi Ehl-i sünnettir. Bid'at sâhiplerinden (dinin aslında olmadığı halde sonradan meydana çıkarılan işlere ve uydurulan sözlere inananlardan) hiçbiri Allah'ın mârifetine (O'nu tanımaya) yaklaşamamıştır. Velâyet (evliyâlık) nûrları bunların kalplerine girmemiştir."demiştir.Abdülkâdir-i Geylânî şöyle buyurmuştur: "Mürşid (rehber, doğru yolu gösterici) ve mutasavvıf, Rabbi için her yönden ve her şeyden ayrılıp Allah'dan başkasına tapınmayı, ibâdet etmeyi ve uymayı terk ederek, gayriye yönelmekten ve meşgûl olmaktan kalplerini kurtararak, ihlâsla Hakk'a ibâdet eder ve şeytana uymaz."

  MÜRŞİD :
Tasavvuf yolunda kendisinden önceki yetkili kişinin manevi izni ile insanları irşâd eden, doğru yolu gösterip yetiştiren ve kemâle getiren yâni olgunlaştıran tasavvuf terbiyesine ehil kişiye mürşîd denilir. Mürşidin olgunluğuna işaret eden bir terim ise "mürşîd-i kâmil"dir.
  İmâm-ı Rabbânî, tasavvuf yolunda nihâyete varanların (yolun sonuna kavuşanların) iki türlü olduğunu beyân etmiştir. Birincisi Rasûlullah efendimizin izinde giderek kemâle erdikten sonra, insanları irşâd için (doğru yola çekmek için) halkın derecesine indirilmiş olan mürşidlerdir. İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp, insanların yetişmesi ile vazîfeli olmayan velilerdir.
  Mazhâr-ı Cân-ı Cânân bütün kazançlarına, mürşidlerini çok sevmekle kavuştuğunu belirtmiş, irfan anahtarının, Allah'ın sevdiklerini sevmek olduğunu ifâde etmiştir. İmâm-ı Rabbânî de; "Mürid, mürşidini ne kadar çok severse, onun kalbinden feyz alması da o kadar çok olur. Mürşid vesîledir, vâsıtadır. Maksad, Allahdır." demiştir.
  Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, bu konuda şöyle bir tavsiyede bulunmaktadır: "Bir kimse kendisini irşâd edecek, doğru yolu gösterecek bir mürşide ulaşamamışsa, büyük zâtların sohbet kitaplarını okusun ve onlara uysun."
  Seyyid Abdullah-ı Dehlevî ise, kâmil (yetişmiş) ve mükemmil (yetiştiren, olgunlaştıran) bir rehbere tâbi kimsenin, Allah'ın rızâsına kolayca erebileceğini ifâde etmiştir.

  SİLSİLE :
Tasavvufi yolların hepsinde günümüzdeki mürşidden Rasulullaha kadar ulaşan bir manevi zincir söz konusudur.Bu zincirin tarihen sağlıklı oluşu tasavvufi feyz ve bereketin intikalinde çok önemlidir.Bir tasavvuf yolunun sağlamlığının en büyük delili sahih bir silsileye sahip oluşudur.Tasavvufta "Allah'a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısıncadır." anlayışı sebebiyle tarikat sayısında bir sınırlama yoktur. İtikadi bakımdan kitap ve sünnete bağlı, ehl-i sünnet ve'l-cemaat anlayışını benimseyen, ibâdet ve muâmelâtta İslâm'ın temel esaslarını uygulayan ve manevi bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarikatlar hak tarikatlardır.Silsilenin tasavvufi önemine uygun olarak bütün tarikatlar icazetname ve silsilename ile kendi yollarındaki ruhani akışı kayıtlara bağlayarak belgelemişlerdir.
  Mevlana Halid-i Bağdadi [K.S.]'in Kürdemir'li Şeyh İsmail Şirvani[K.S.]'e Verdiği İcazet
Örnek Bir Nakşbendiyye Silsilesi

  MÜRİD:
Tasavvuf yolunda bulunan, bir mürşide intisab ederek seyr u sülûk ile manevi makamlarda yol almak suretiyle cemal mertebelerine ulaşmak yolunda irade izhar eden demektir. Mürîdler Allah'a yakınlık derecelerine ulaşmak için riyâzetler ve mücâhedeler çekerler ; nefsin isteklerinden kaçınıp istemediklerini yapmaya çalışırlar. Bir müslüman bir mürşide biat ederek iradesini izhar etttikten sonra mürşidin kendisine vereceği tasavvufi talimat olan günlük zikir, tesbihat dersini ifa etmeğe başlamak suretiyle tasavvuf yolunu adımlamağa başlar.Bu yolun değişik duraklarında mürşidin göstereceği yeni vazifeleri ( evrad, halvet,riyazet vs. ) yerine getirmekle yoluna devam eder.

  ZİKİR :
Zikir, her işte Allah'ı hatırlamak, zihinde tutmak, yâd etmek, unutmamak ve anmak,kendini gafletten kurtarmak, kulun Allah'ı dille ve kalple anması anlamında Kur'an kaynaklı bir tasavvuf kavramıdır.Gaflet de Allah'ı unutmak demektir. Bütün tasavvuf büyükleri ve tarikat ricâli, zikri yollarının temel esası saymışlardır. Zikir, çeşitli türevleriyle Kur'an'da 250'den fazla yerde geçmektedir. Kur'an'ın bizzat kendisi ve emirleri birer zikirdir.    Bu yüzden Kur'an bizzat kendisini ve namazı da zikir olarak adlandırmıştır. Mutasavvıflara göre gerçek zikir, Allah'ı şiddetle sevmek, O'ndan nasıl korkulmak gerekiyorsa öyle korkmak ve gaflet meydanından müşâhede semâsına yükselmektir. Ya da Mezkûr yani Allah'dan başkasını unutmaktır.
  Çünkü Allah "Unuttuğun zaman rabbını zikret! (hatırla)" (el-Kehf, 18/24) buyuruyor. Allah, Kur'ân-ı kerîmde Ra'd sûresi 30. âyetinde yine şöyle buyuruyor: "İyi biliniz ki, kalpler, Allah'ın zikri ile itminâna, râhata kavuşur." Bakara sûresinin 152. âyet-i kerîmesinde ise şöyle buyrulmuştur: "(Kullarım!) Siz beni (tâat ile, beğendiğim işleri yapmak sûretiyle) zikrederseniz, ben de sizi (rahmet, mağfiret, ihsân ve tövbe kapılarını açmak sûretiyle) anarım."Kur'an'da iki tür zikir emri vardır: Mutlak ve mukayyed zikir. Kur'an'da herhangi bir kayıt belirtmeden mutlak mânâdave çok çok zikretmeyi emreden âyetler vardır. (bk. Âlü İmrân, 3/41; el-Ahzâb, 3/41; el- Cum'a, 62/10) Bunların emrettiği zikir, gafletin zıddı anlamındaki kalbî zikirdir. Allah'ın adının anılmasını emreden (el-Müzzemmil, 73/8);ed-Dehr, 76/25) âyetler ise kalbî mânâda zikre muvaffak olamayanlara dil ile zikretme kolaylığı sağlamakta ve bir bakıma kalbî zikre alıştırma yaptırmaktadır. Zikirden maksad Allah'ı hiç unutmamak olduğuna göre zikrin efdal olanı kalbî ve hafî olanıdır. Ancak cehrî olarak yapılan zikirlerin herbirinin sâlikin durumuna göre ayrı özellikleri vardır. Tevhid zikrinin kalbi masivâdan temizlemede, lâfza-i celâl zikrinin kalbî zikre ermede ayrı bir yeri vardır. Bunlardan hangisinin kime ne kadar yararlı olacağını mürşid tayin eder.
  Sünenü'l-Beyhekî'de geçen iki hadîs-i şerîfte de buyrulmuştur ki: "Derecesi en yüksek olanlar, Allah'ı zikredenlerdir.", "Allah'ı sevmenin alâmeti, O'nu zikretmeyi sevmektir."
  Asr-ı saâdette bizzât Hz. Peygamber'in toplu zikir yaptırdığını gösteren rivâyetler vardır. Ahmed b. Hanbel'in naklettiği bir olay şöyledir:"Şeddâd b. Evs anlatıyor: Hz. Peygamber'le beraber bir evde idik. Bize sordu:"İçinizde garib; yani ehl-i kitaptan bir kimse var mı?" Biz: "Hayır" dedik.Sonra kapıyı kapatmamızı emretti ve şöyle dedi. "Ellerinizi kaldırın ve Lâ ilâhe illallah deyin." Ellerimizi kaldırdık ve lâ ilâhe illallah dedik. Sonra Hz.Peygamber: "Allah'a hamdolsun. Yâ Rabbi, sen beni bu kelime ile gönderdin, bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin." dedi.Sonra da şöyle buyurdu: "Sevinmez misiniz, Allah sizin hepinizi afvetti."(Müsned, IV, 124) Bu hadiste geçtiği gibi insanların tevhid kelimesi veya başka ilâhî isimlerle zikretmek üzere bir araya gelmeleri sünnetteki uygulamaya uygundur. Toplu zikrin asr-ı saadetteki bir başka örneği Ebû Saîd el-Hudrî'den gelen bir rivâyette anlatılmaktadır. Bu rivâyete göre Allah Rasûlü birgün halka teşkil etmiş bulunan bir sahabe topluluğunun yanına vardı. Onlara niçin böyle oturduklarını sordu. Onlar da: "Kendilerine başta İslâm olmak üzere pekçok nimetler veren Allah'ı zikretmek için bir araya geldiklerini" anlattılar. Peygamberimiz tekrar: "Siz gerçekten sadece Allah'ı zikretmek için mi toplandınız?" diye ısrarla sorunca sahâbîler: "Vallahi sadece bu maksadla bir araya geldik." diye yemin ettiler.
  İmâm-ı Rabbânî; "Her vakit, Allah'ı zikr etmek lâzımdır. Kalpte başka hiçbir şeye yer vermemelidir. Yerken, içerken, uyurken, gelirken, giderken hep zikir yapmalıdır." demiştir. Cübeyr bin Nüfeyr; "Her an, dilleriyle Allah'ı zikr edip, O'nu bir an unutmayanlardan herbiri, güler bir hâlde Cennet'e gireceklerdir." demektedir. Zikir, cehrî ve hafî olmak üzere iki kısımdır. Zikr-i cehrî, yüksek sesle Allah'ı anmak, zikr-i hafî ise, gizli olarak ve kalb ile Allah'ı hatırlamaktır.
  Zikir hakkında daha detaylı bir açıklama için bakınız: "Zikr : Allah'ı Hatırlama"
19.Yüzyılın Büyük Sufilerinden Kuşadalı İbrahim Halveti [K.S.]nin "Zikr Hakkındaki Görüşleri"
Tasavvufi pratikte mürşidin zikir tavsiyesi hakkında reel bir örnek sunuyoruz:" İntisab ve Zikr Tarifi"


 
İçeriğe Geri Dön | Ana Menüye Geri Dön